11. Kapı


Hasretin tahtını hicranın mütenahiyen devraldığı bir sonbahardı, zamansızlığın soğuk nefesini duymaya başladığı an. Mekan mefhumundan arınmışlığa hazırlık yaparken, mefhumlar arası savrulmayı tatmak vaktiydi oysa. Sebebini bilemediği bir hüzünle tarumar olan bir kalbin esiriydi, taş duvarların ardında  tüm gücüyle ayakta durmaya çalışan ahşap köhne konağın yalnızlık feracesini giymiş sahibi..

Yalnızlığa itilişini hatıralarından silemeyişine bir çare bulamasa da, sanki sessizlik onu umut dergahına yolculuğa çıkarıyordu. Öyle bir yürüyüştü ki bu attığı her adımda bastığı yer O’nun incinişinden imtina ediyor, hicab duyuyordu. Sessizliğinin içinde yankı bulan onlarca ses yükseliyor, yolun sonunda hiçte adil olmayan kayıplarının diyetine karşılık sürur bulacağı fısıldanıyordu. Kısa adımlarla geçilemezdi bu yol bilmekteydi kalbi, fakat ayakları buna müsaade etmiyordu. Nasıl geçilebilirdi ki? Yürümek kifayetsizdi. Ancak bir ışık gerekliydi adımlarına kanat bahşedebilecek. Bir nur tecelli etmeliydi. O’nun nuru. Ancak O’na ait olan bir şua yolunu feraha eriştirebilirdi.

Ne teselliden yazılmış bab’lar, ne de benlikten dökülen kelamlar fayda ediyordu. Hatırladı bir an. “Hal ehli dilsizdir.”,  Evet hal ehli dilsiz olurdu. Hali anlatmaya ancak gözyaşı öncülük edebilirdi. Göz pınarlarını kuruttu sessizce. Yürümeye devam ediyordu. Bilmeden birinci kapıdan geçmişti çoktan. Elinde anahtarı olmadan pek çok kapı aralaması gerekiyordu, karşılaştıkça anlamlandırabileceği. İkinci kapı sabır kapısıydı. Bitmek bilmeyen bekleyişe katlanma kapısı. Yaklaştığı an bildi kapının sabırla yoğrulduğunu. Beklemeye başladı hiçbir şeye kalkışmadan, öylece günlerce bekledi kapının ardında. Ne bir açan vardı ne de bir işaret. Ama anahtarın sırrını biliyordu. Kemlik göstermedi. İtiraz etmedi. Bekledi.. Ne vakit sonra aralandı kapı ve yolcuyu buyur etti eşiğinden geçmesi için. Tebessüme hasret kalmış dudaklarıyla hilal misali gülümsedi ve geçti kapıdan. Her geçişte yol kısalıyor ancak çile büyüyordu. Sonraki durağı Yunus kapısıydı. Bilmezlik gerektirirdi. Bilmediğini bilmek. Arzulardan soyunma merhalesiydi. Tüm bilinenlerden soyundu. Anlamlardan azad etti benliğini. Yorgun düşmek üzereydi naifliğiyle nezaketi inciten. Sanki aşinaydı tüm kapılara, sanki elini uzatsa tutuverecekti erişmeye çalıştığını ama uzatamıyordu. Bu kapıdan da böylece geçti. Sonraki kapıları birer ikişer geçmeye başladı. Ayakları nurdan kanatlarla bezenmekteydi. Teslimiyet, Arınma, Fecri Mutlak, Feragat-ı Alem, Dilek, Yakarış, Yanma ve son kapı Tecelli! Son kapıya yaklaştığında nefes alamıyordu sanki. Benzi sararmıştı ve neden bu halde olduğunu anlayamıyordu. Bir an durdu. Son kapıdan sonrası neydi? Her şeyin bir sonu vardı elbet ama sonrası olmalıydı bu kapının. Bir şeyler eksikti, anlam yitmek üzereydi, karmaşa tahditkar hilelerini savurmaya başlamıştı. Kapıdan sonrası mutlak hakikat olmalıydı ya da mutlak hakikate götürecek yola açılmalıydı. Fakat aklındaki sorunun cevabı bunlar değildi. Yalnızdı, vakarlı bir elif gibi fakat O’nun yalnızlığı iki büklüm olmasındandı vav misali.. Hitab-ı Elestte bıraktığı aşinalığı, yansıması yoktu yanında. Birlikte yürümeleri gerekmez miydi hakikat yolunu? Alemlerin Rabbi, kalbini karşılığına bahşetmemiş miydi? O’nsuz dermanı bulamayacaktı sanki hakikat yoluna yürümeye. Pek çok kapı aralamıştı. Hatırladı.. Teslimiyet kapısından geçmişti. İşareti bu olmalıydı. Teslimiyetle dilediğini istedi Rabbinden ve aralandı kapı.

Kapının açılmasıyla karşısında önce kendini gördü. Gördüğü ruhunun aynasıydı, iki büklüm teslimiyetinin diğer yarısıydı.  Yansımasında kendine bağlananını, vuslatında hicran olanını, eşiğinde sabırla bekleyenini, tebessümündeki ah’ını gördü.. Ama bilmedi.  Neden sonra ayaklarındaki nurdan kanatların tutuştuğunu farketti. Bildi. Geçtiği, aşkın eşiğiydi. Yanmadan geçilmezdi bu kapıdan. Ne ile gelmişse bu kapıya, hepsini feda etmek gerekiyordu hakikat perdesini aralamak için. Nihayet çile son buluyordu. Rabbinden istediği yine O’nun hikmeti ve rahmetiyle tecelli buluyordu. Neden yürüdüğünü bile bilmediği yolun sırrına erişti. Yol bir aracıydı. Kalbinin karşılığını aradığı bir aracı.  Nihayetinde bulmuştu aradığını. Fakat araftaydı hala kalbi. Bunca mutluluk içinde hicrandan alacağı tükenmemiş miydi? Kalbini titreten hicranın bir hikmeti olmalıydı. Çünkü gönül kapısına hizmetkar olan şimdi yoldaş olmuştu yanına. Bunun tek bir sebebi olabilirdi. Ruhların bahşedildiği gönül yurduna, aşkın yurduna yürümeleri gerektiğiydi. Kalbi işte o andan itibaren yolun başındaki vaadedilene erişti. Sürur. Gerçek huzur buydu. Hakkı gözeterek Hakk’a yürümek. Hakk’ın teslim ettiği aşk ile hakikat-i aşka yürümek. Ziyadesiyle tasavvufla demlenmekti. Ve yıllar önce yürümeye başladığı yolun, yolda geçtiği kapıların, vuslat hırkasını giydiği yansımasının, ve incinmiş ruhunun O’na ait olduğunu ve ancak O’na teslim edilmesi gerektiğini bildi. Hakikat yolculuğu başlamıştı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s