Hüznengiz Meseller

Nefsin sürurdan sıyrılıp kibriyle ehemmiyete bürünmesinin, beşeri hasılalarımızın da ötesine geçmeye başladığı amansız bir zaman diliminde, çırpınışlarımızın cılızlığıyla hayata tutunmaya çalışıyoruz pek çoğumuz.. Öyle ki, hayat çemberi içinde dönüp duran insan, yaradılış gayesini yitirip benlik kavgasının izini sürer kayboluşlarında.. İnsana dair manevi hasletleri bir bir yok edip iz bile bırakmayan insan, nefsî menfaatleri doğrultusunda esareti altında olduğunu zannettiği insanları kendi kalıbında müşahede etme cüretine hâiz olduğuna kanaat getirir.  Ve bu müdahale girişimlerinde ise muhatabını incitmekten hicab ve üzüntü duymamayı öğrenir kısa zamanda. Aslolan sırrın ifşası, insanın mütemadiyen sınanmaya tabii olduğu hayatında mutluluğa ve huzura ermesine vesile olmak ve bu cihet içerisinde bu kutlu vaziyyeti temin ve âbâd için gayret göstermek gerektiğidir. Fakat nefsani kibir ve yersiz endişelerimiz vesilesi ile bu mukaddimenin tevdi edilmesine ket vurmaktan geri durmuyoruz. Zira nefsâni dürtülerimiz kulaktan kulağa iliştirilmiş, müsbet ilim ile tasdik edilmemiş bir takım adet ve kati kurallar bütünümüzü kendi içinde doğruluğundan emin bir vaziyyette uygulamamızdan geri bırakmamaktadır. Aile müessesesi içinde oluşan pek çok başkaldırı ve sırra mukim savunma durumunun basite indirgenmesiyle insana dair manevi duyum eksiklikleri göz ardı edilmeye başlanmaktadır. İnsanın içsel kopukluklarını ve gönle bağlı yaralarını sarmaya çalışmak bir tarafa, anlamaya bile yeltenmemeyi görev edinmekteyiz.  Çünkü nefsi çıkarımlarımız bizleri bu konuda köreltmiş ve sadece kendimize gelebilecek zararlar bütününün savunması gayretine bürünmeye başlamışız.

Harici görünümlerinde mazbut bir aile tablosu oluşturan pek çok çerçevenin dahili birtakım kanayan sırra haiz olması yadırganacak bir vaziyyet olmaktan çıkarılmalıdır. Bu sırra mukim insanlar sırrın muhatabına derman olmak yerine haiz olunan sırrın oluşturabileceği çıkarımlardan evvela kendi nefsinin zedelenmemesi gayretine bürünmektedir. Bu haslet muteber bir iyilik hissiyatı bırakıyor olsa da, meselenin derinlerinde nefsâni çıkarların ötesine geçememektedir. Bu sebeple, iyilik olarak görünen davranış asıl çerçevede kötülüğün ta kendisi olmaktadır. Zira yaralanmış bir kalbe vurulacak en büyük darbe kanayan kalbin muteber münzevisi ile birlikte sökülüp atılmasını istemektir. Hasbelbeşeriyye mevzu bahis olan mesellerin taassuben nefsâni dürtülerle nizama zorlanması beşeriyyetin fıtratına zul’dür.  Evet böyle bir girişim ile kanayan yara kapanabilir. Buna vesile olan nefs sonsuz mutluluk hazzıyla keyfe düşebilir fakat karşısındakini onarılmaz bir enkaza çevirdiğini görmekten yoksunluğa düşmesi katiidir.

Yaradılış gayesinin hakikati, hâdâik-i hassa ile temasül eder. Misalin ima ettiği hâdâik temasülünün harici ve dahili vecbedilmesi, yaradılış gayesinin zahiri sırrının ardında mahfuz tutulmuş ikinci bir sırrın kati olmasına işarettir. Sırrın ahzâb-ül evveli kulluktur. Mevlay-ı Zülcelal’e karşı kulluğun gerekliliklerini yerine getirmek ve beşeri acziyetlerimiz ile kusur işlediğimizde tevbe eyleyip mağfiret için temennide bulunup sadakatimizi izhâr etmemiz gerektiğidir. Bu, herkesçe bilinen bir hakikattir. Hizbü’s sani ise harici hakikat olarak karşımıza çıkar ve temaşa olunan hikmetler hâdâik’inin ifşa edilmemiş yüzüdür. Sırrın lisânı hüznengiz firakın fecrinde dile gelir ki adına “Aşk” denilmektedir..

Bu hakikattin getirdiği anlamlandırılamayan ya da anlamaya dahi çaba sarfedilmeyen aşikâr meseller vardır. Dünyevi aldanışlarla çevrilmiş hayatımızda vücut bulabilen ve bu aldanışlardan tenzih olan tek varoluştur kendi içinde. Zira evveli de ahiri de Alemlerin Rabbine aittir. İlahi aşkın temasülü ise beşeri aşkın ta kendisidir.  Beşeri tutulma halinin vuku bulması, zamana ve mekana bağlı değildir. Çıkılmaz haller içerisinde filiz vermesi nefsani endişeleri ayyuka çıkmış her insan tarafından yadsınmaktadır. Ve bu müeyyideler engellenme çabalarının baş vermesine kadar uzanır. Bu varoluş esnasında herkes kıyamet kopmuşçasına evvela benliğine sarılır. Fakat âşekanın boy vermesi benliklerden vazgeçilebilmesiyle mümkündür. Her kim ki bu sarmaşığa dolanmış bir kula rastlasa ondan yüz çevirir. Olanların sadece hatadan ibaret olduğunu savunur. Meselenin özünde yine insanın olduğunu unutur. Benlik derdine düşer.

Doğruluğunu ibraz ettiği hakikatlerle hüzün diyarının müdavimlerini yaftalamaktan öteye geçmeyen insanoğlu ne vakit bırakır kalbindeki öfke yumağını? Aşekanın esaretinde özgürlüğünü bulmuş meftunları sonsuz yolculuğa uğurladıktan sonra mı? Kim bilir belkide…

11. Kapı

Hasretin tahtını hicranın mütenahiyen devraldığı bir sonbahardı, zamansızlığın soğuk nefesini duymaya başladığı an. Mekan mefhumundan arınmışlığa hazırlık yaparken, mefhumlar arası savrulmayı tatmak vaktiydi oysa. Sebebini bilemediği bir hüzünle tarumar olan bir kalbin esiriydi, taş duvarların ardında  tüm gücüyle ayakta durmaya çalışan ahşap köhne konağın yalnızlık feracesini giymiş sahibi..

Yalnızlığa itilişini hatıralarından silemeyişine bir çare bulamasa da, sanki sessizlik onu umut dergahına yolculuğa çıkarıyordu. Öyle bir yürüyüştü ki bu attığı her adımda bastığı yer O’nun incinişinden imtina ediyor, hicab duyuyordu. Sessizliğinin içinde yankı bulan onlarca ses yükseliyor, yolun sonunda hiçte adil olmayan kayıplarının diyetine karşılık sürur bulacağı fısıldanıyordu. Kısa adımlarla geçilemezdi bu yol bilmekteydi kalbi, fakat ayakları buna müsaade etmiyordu. Nasıl geçilebilirdi ki? Yürümek kifayetsizdi. Ancak bir ışık gerekliydi adımlarına kanat bahşedebilecek. Bir nur tecelli etmeliydi. O’nun nuru. Ancak O’na ait olan bir şua yolunu feraha eriştirebilirdi.

Ne teselliden yazılmış bab’lar, ne de benlikten dökülen kelamlar fayda ediyordu. Hatırladı bir an. “Hal ehli dilsizdir.”,  Evet hal ehli dilsiz olurdu. Hali anlatmaya ancak gözyaşı öncülük edebilirdi. Göz pınarlarını kuruttu sessizce. Yürümeye devam ediyordu. Bilmeden birinci kapıdan geçmişti çoktan. Elinde anahtarı olmadan pek çok kapı aralaması gerekiyordu, karşılaştıkça anlamlandırabileceği. İkinci kapı sabır kapısıydı. Bitmek bilmeyen bekleyişe katlanma kapısı. Yaklaştığı an bildi kapının sabırla yoğrulduğunu. Beklemeye başladı hiçbir şeye kalkışmadan, öylece günlerce bekledi kapının ardında. Ne bir açan vardı ne de bir işaret. Ama anahtarın sırrını biliyordu. Kemlik göstermedi. İtiraz etmedi. Bekledi.. Ne vakit sonra aralandı kapı ve yolcuyu buyur etti eşiğinden geçmesi için. Tebessüme hasret kalmış dudaklarıyla hilal misali gülümsedi ve geçti kapıdan. Her geçişte yol kısalıyor ancak çile büyüyordu. Sonraki durağı Yunus kapısıydı. Bilmezlik gerektirirdi. Bilmediğini bilmek. Arzulardan soyunma merhalesiydi. Tüm bilinenlerden soyundu. Anlamlardan azad etti benliğini. Yorgun düşmek üzereydi naifliğiyle nezaketi inciten. Sanki aşinaydı tüm kapılara, sanki elini uzatsa tutuverecekti erişmeye çalıştığını ama uzatamıyordu. Bu kapıdan da böylece geçti. Sonraki kapıları birer ikişer geçmeye başladı. Ayakları nurdan kanatlarla bezenmekteydi. Teslimiyet, Arınma, Fecri Mutlak, Feragat-ı Alem, Dilek, Yakarış, Yanma ve son kapı Tecelli! Son kapıya yaklaştığında nefes alamıyordu sanki. Benzi sararmıştı ve neden bu halde olduğunu anlayamıyordu. Bir an durdu. Son kapıdan sonrası neydi? Her şeyin bir sonu vardı elbet ama sonrası olmalıydı bu kapının. Bir şeyler eksikti, anlam yitmek üzereydi, karmaşa tahditkar hilelerini savurmaya başlamıştı. Kapıdan sonrası mutlak hakikat olmalıydı ya da mutlak hakikate götürecek yola açılmalıydı. Fakat aklındaki sorunun cevabı bunlar değildi. Yalnızdı, vakarlı bir elif gibi fakat O’nun yalnızlığı iki büklüm olmasındandı vav misali.. Hitab-ı Elestte bıraktığı aşinalığı, yansıması yoktu yanında. Birlikte yürümeleri gerekmez miydi hakikat yolunu? Alemlerin Rabbi, kalbini karşılığına bahşetmemiş miydi? O’nsuz dermanı bulamayacaktı sanki hakikat yoluna yürümeye. Pek çok kapı aralamıştı. Hatırladı.. Teslimiyet kapısından geçmişti. İşareti bu olmalıydı. Teslimiyetle dilediğini istedi Rabbinden ve aralandı kapı.

Kapının açılmasıyla karşısında önce kendini gördü. Gördüğü ruhunun aynasıydı, iki büklüm teslimiyetinin diğer yarısıydı.  Yansımasında kendine bağlananını, vuslatında hicran olanını, eşiğinde sabırla bekleyenini, tebessümündeki ah’ını gördü.. Ama bilmedi.  Neden sonra ayaklarındaki nurdan kanatların tutuştuğunu farketti. Bildi. Geçtiği, aşkın eşiğiydi. Yanmadan geçilmezdi bu kapıdan. Ne ile gelmişse bu kapıya, hepsini feda etmek gerekiyordu hakikat perdesini aralamak için. Nihayet çile son buluyordu. Rabbinden istediği yine O’nun hikmeti ve rahmetiyle tecelli buluyordu. Neden yürüdüğünü bile bilmediği yolun sırrına erişti. Yol bir aracıydı. Kalbinin karşılığını aradığı bir aracı.  Nihayetinde bulmuştu aradığını. Fakat araftaydı hala kalbi. Bunca mutluluk içinde hicrandan alacağı tükenmemiş miydi? Kalbini titreten hicranın bir hikmeti olmalıydı. Çünkü gönül kapısına hizmetkar olan şimdi yoldaş olmuştu yanına. Bunun tek bir sebebi olabilirdi. Ruhların bahşedildiği gönül yurduna, aşkın yurduna yürümeleri gerektiğiydi. Kalbi işte o andan itibaren yolun başındaki vaadedilene erişti. Sürur. Gerçek huzur buydu. Hakkı gözeterek Hakk’a yürümek. Hakk’ın teslim ettiği aşk ile hakikat-i aşka yürümek. Ziyadesiyle tasavvufla demlenmekti. Ve yıllar önce yürümeye başladığı yolun, yolda geçtiği kapıların, vuslat hırkasını giydiği yansımasının, ve incinmiş ruhunun O’na ait olduğunu ve ancak O’na teslim edilmesi gerektiğini bildi. Hakikat yolculuğu başlamıştı.

Âşk’ın Merhaleleri

Ruhen hayatta kalma savaşından başka birşey değildir mücadelenin tezahürü. Kalbin serzenişi, dünya ikilemleri içinde mânâsız gibi algılansa da O’nun âlemi aslen başkadır.

Âşkı tekrar toprak olacakta aramak gaflete aşina olmakla eşdeğer tutulsa da topraktan halkedilmiş insan Rahman’ın âşkından yansımalar taşımaz mı? Beşeri âşk ruhani aşkın, ruhani aşk ta Rahmani aşkın basamağı değil midir? İlahi vuslata yükseltecek basamakların herhangi birini hakir görmek kendi yoluna engeller koymaktan öte birşey değildir. Ve bir de bu yanılgıyı inanışa korku salarak pekiştirmeye çalışmak gafletlerin en büyüğü değil midir?

Alemlerin Rabbine aşkla tutulmak yerine korkuyla sarılmak yanılgının ta kendisidir esasında. Ve bu korku savunucuları İlahi aşka giden tüm yolları tıkamakla meşguldürler. Bu girişimlerini de beşeri âşkı yaftalayarak başarmak emelindeler. Erişemedikleri vuslata eriştirmemek gayretindeler.

Zira başlangıç merhalesi olan beşeri aşk kendi içinde büyük yangınlar taşır. Öyle bir yangın ki sabır ve çileyle harlanmıştır. Nar-ı aşk, sonraki merhaleler için ruhu ve nefsi hazırlar. Bu hazırlanış pekçok nefiste barınamaz. Çünkü nefs arzularindan arınmakta büyük zorluklar yaşar. Ancak nefsini heva ve hevesten arındıran ilk basamağa erişebilir. Bunca meşekkate tahammül ve sabır göstermek gerekirken nasıl olurda beşeri aşk yaftalanabilir? Katreyi bilmeden deryaya açılmak mümkün müdür? Bunca buhran içinde beşeriyyetin sınırlarını da bilmek gerekir.

Hevailikten kendini alamayan bir nefse sahipsek yaşamımızda zuhur eden hissiyatlar bütünü aşk değil yanılgıdır. Dünyevî arzular kalbe ait değildir. Kalpte barınamaz. Fakat yanılgıya düşmüş pekçok nefs hissettigi yangını kalbe isnat eder ve tasvirini aşkla maskeler. Oysa kalbî aşk, nefsani isteklerden arınmış, adalet, şefkat ve merhametle hasbihâl eden, kötülüğe dair katreye ilişmemiş, sâfi yangınıyla çile dergâhında ab-ı hayatı yudumlayan bir lahzâdır. Bu istidatlardan herhangi birine sahip olamayan kalp karanlıklarında erimektedir. Allah aşkına yürüyenin yolundaki ilk merhale olan beşeri aşkı ruhani aşkla buluşturmak, hicranı vuslata tercih etmekle mümkündür. Zira yolun başında dünyevi vuslata eren ruh miskinliğe bürünür gaflete düşer. Bir dem şûanın raksıyla sonsuz nura ulaşabilme ihtimalini yitirir. Âşkın kaynağına giden yolda mütemadiyen yürüyebilmek için beşeri âşkı ziyadesiyle tatmak gereklidir. Bunun içindir ki, beşerde mukim âşk yanılgılarla yaftalanmamalıdır. Ve de bedbin olup Alemlerin Rabbinin acze düşmüş gönüllerimizi nur-u aşkıyla taltif edeceği günden ümitsizliğe kapılıp hüzünlenmemek gereklidir.

“Hüzünden asla yakınmadık. Çünkü hüzün taze tutar aşk yarasını. Yar(a)dan da hoşnutuz, yâredende!”

Müsenna Vav ve Aşk’ın Terennümü

Çifte Vav’ın hikmeti nedir? Ancak yürek bilir sırrını. Sırrına ermek pek mümkün olmasa da bahsine dokunmak gerekir az da olsa.

Hikmetin dokunuşu Hz. Peygambere gönderilen ilk mesajın içinde gizli. (Alak Suresi)

Alak suresi doğumumuza ve kulluğumuza dair sırra mukim tasvirler taşır. İnsan anne karnında vav şeklinde yaşar ve doğar, bebeklik dönemine veda edip birazcık yol aldığında insan, doğrulur ve kendini elif zannetmeye başlar. Zira insan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün musalla durağındadır ve ölmüştür. Kulluğun manası vav’dadır, elif uluhiyyetin ve ehadiyyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır. Allah kullarının vav gibi mütevazi olmalarını ister. İbrahim ateşte vav’dır, Nemrut bizzat ateşe odun. Yunus, vav olup balığın karnından ancak kurtarmıştır kendini. İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında. Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında? Vav’ın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengesi de o kadar düzgündür. Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat. Manayı bilmeyenler “vav” diyemez “vay” der. Buna anlamca “vaveyla” denir. Yani vav olmadıkları için feryad edenlerin halidir. Vav yüreğin secde etmesidir: “Secde et ve yaklaş.” (Alak,19) Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde. Doğum tek vav, ölüm diğer vav, ikisi yan yana gelince: Çifte vav ebced hesabıyla 66 eder, bu da Allah demektir.

Bir diğer anlatımla çifte vav; ruhların birbirlerine ait aşk parçacıklarının yerlerini bulması, iki gönlün birbirine yaslanıp ayakta durması demektir. Zira vav teklikte iki büklüm olmayı gerektirir. Ayakta durabilmesi ancak yansımasıyla yani karşılığıyla mümkündür. Vav iken elife gıbta etmek kulluğu nasıl bir zulmete sürüklerse, aşk içinde vav olup doğrulmaya çalışmak karşılığı olan tarif-i şuaya ihanettir. Aşk içinde vav olan kalp, ancak misliyle karşılığında vücut bulup çifte vav’a dönüşür ve böylelikle ayağa kalkmış doğrulmuş olur. Müsenna vav odur ki ikilikte can bulup birliğin kaynağına yürümektir. İki vav.. Allah aşkına pervaneliğe meftun iki sevgilinin tasviridir esasında.. Biri doğum.. Diğeri ölüm.. İkisi birleşmeden hayat bulamayacaklardır ve birleşmeleriyle ölüm vuku bulacak, hakikat-i hayatın kapısını aralayacaktır..! Elif.. Şın ve Kaf.

 

(Yazı içerisinde kısmi alıntılar mevcuttur.)

Aşk’ın Figanı

Gerçek Maşuka pervane olmak, kanayan gönlü bile isteye sarmama gayretiyle mümkündür. Maşuka duyulan aşk varoluş ise, pervanelik varoluşta yokluğa erişmek, bir olmaktır. Onca meşakkati geride bırakıp aydınlığına erişen pervane, son deminin diyetini sunmakla başlar işe. Visalin diyeti yanmak, yok olmaktır. Yoklukta varlığa ermek gönül perdesini aralamakla mümkündür.

Hal ehli olan pervaneyi bu istidadından azad etmek pervaneye lutuftan ziyade zuldür. Gayesi bir olanın yanışına üzülmek yersizdir. Hicranıyla huzur bulmak gerekir. Çünkü hicran taze tutar aşk yarasını!

Fakat sırda kaybolmuş gönüllerin tereddüt kapıları herdem açıktır. Nedir tereddüde mahal veren sualler?

..Ruh aşk ile yanarken varlığın madde aleminin şavkına kapılması ya da aleme dair hadiselerin kader vasıtasıyla tecelli ediyor olması tahrif etmez mi nar-ı aşkı? Bu tahrifatla mücadeleye giren ruh; aşka teslimiyetinden neler kaybeder? Mana aleminden çıkıp madde alemiyle harbe sürüklenişi, ruhu aşka dair mülahazalarından geri koymaz mı? Sırrı, gaflete gömen görebilir mi ruhundaki yangını? Zerrede alemi yaşamıyor, alemde aşkı aramıyorsan gayretinin hikmetinden cana ne fayda? Ateşsizliğinden ziyade ateşinden yanıyorsan, yanışın fayda eder mi aşka? Ümit şuasına gözleri kapalı bakan erişebilir mi düşlerindeki ışığa? Aşka meyli olmayanın kanatsız kuştan farkı nedir? Aleminde özgür fakat meyilsizliğine tutsak değil midir?

Umimiyetle tereddütlerin çözümü sabırla hasıl olur.Bu serzenişe sebep figanın çağlaması, yoksunluğun artmasıdır görene! Muhakakki figanın devası da sabrın bahçesinde gizlidir.

Ve zahir figan odur ki:

Tüm serzenişlerin müsebbibi.. Ümidi Visalim! Fikr-i Mahalim!

Münzeviyatta hicranının ağırlığını, rayihanın hayaliyle hafifletmekteyim. Öyle bir hicran ki bu yüreğimde büyütüyorum içimdeki yetimliği! Her gece hasretine kapanan gözler kurusa da, fecrinde gecenin şad olma ümidiyle yeniden doluyor teslim-i aşka. Ve yeniden akıyor misali hal gibi:

Ayrılığı ağlatmayan geceyi neyleyeyim!

Canımı kavurmayan acıyı neyleyeyim!

Gözlerimi yakmayan damlayı neyleyeyim!

Sen gibi bakmayan gözleri neyleyeyim!

Rayihanı bilmeyen gülleri neyleyeyim!

Sana feda olmamış ömrümü neyleyeyim!

Acını dindirmeyen kelamı neyleyeyim!

Kır kalemi ey felek! Maşuk yoksa ne diye devran edersin alemde?

Zerrede alemi, alemde aşkı yaşamayan Adem’i neyleyeyim!..

Aşk’ın Fecri

Güzeller Şahı Sultanım!

Elestte ruhumdan bir kırıntı var ruhunda evvelden aşina olduğum! Zira ruhuna ait aynı emanetinin tesellümü, sine-i ruhumda vuku bulmuştur. Ne vakit aramakta olup bulduğum, istidatsızlığımla kaybettiğim, kaybımla divane olduğum, divaneliğimle vuslata erdiğim, vuslatınla benliğimi yitirdiğim, hiçliğimle yoksunlaşıp varlığında zuhur bulduğum ve aşkınla pervaneliğe eriştiğim hasıl-ı hali hicranım!

Can-ı zelilim sana fedadır. Nedir bu ruhu aşinayı elem’e salışının sırrı? Pervaneliğimden mi hoşnut değilsin, yoksa layıkıyla yanamayışımdan mı? Hiddedinin esrarını çözememekteyim.. Ne vakit sunacaksın katre-i aşkı? Bilmez misin ki susuzdur yüreklerimiz aşkının zerresine! Sen doğmasan nasıl aydınlanır gecemiz? Ve sen olmazsan geceyi neyleriz? Cemalin uğruna yitmeyen ömür, ömürden mi sayılır? Bir adım kadar yakın bin yıllık duraktır ışığın. Ne varmaya yetecek ömrümüz ne de geri durmaya var gücümüz.

Yolu ayrılmışların farklı zaman ve mekanlarda hemdem olup aynı yola girmeleri, kalpte çıkan yangına aşina olup vuslatın yansımasına erişmeleri mümkün müdür?

Maddeden tasavvur Dünya’da; ziyan edilmiş, kement vurulmuş, gönül yurduna engel konulmuş aşk pervanelerinin hayali ve izafi bir Dünya kurmaları aşkın tezahürü müdür ya da ihanet-i aşk mıdır? Hasretin tecelli edeceğini bile bile aşka bulanmak istidat gayretinden midir yoksa sarhoşluk tavrından mı? Vuslat içinde hicran yaşamak mıdır sadakat-i aşk?

Ve ey aşkına pervane olduğum şua! Nedir aşk?

Hicranın hilkantine mana aramak mıdır? Kuyulara atılmayı beklemek midir? İhsan-ı varlıktan yüz çevirip yokluğa koşturmak mıdır? İlmi derya içinde kaybolup katrede boğulmak mıdır? Şemsin gönlüne kapılıp perdeleri viran eyleyip Maşuka pervane olmak mı, kainatla kavilleşip aynı sele kapılıp sema etmek midir? Katrede hüznü seyreyleyip erimek midir? Vuslat anında huzurda can vermek midir? Ya da tarife hapsetmeye çalışıp viran olmak mıdır? Nedir ey muhibbi! Tarife sığdıramadığım yoluna adadığım nedir? Sende aşina olupta sende erişemediğim nedir?

Aşk için yola revan olmak mı, yoksa yoluna feda olmak mı gerekir?

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… herkes ağlayıp inledi.

 

Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki, iştiyak derdini açayım.

Aslında uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.

Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.
Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lâkin canı görmek için kimseye izin yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!
Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüstür, aşk coşkunluğudur ki şarabın içine düşmüstür.
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldasıdır. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemdem, hem bir müstak kim gördü?
Ney, kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.
Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok. Ey temizlikte naziri olmayan, hemen sen kal!
Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.
Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselâm.

(Mesnev-i Şerif. Cilt 1)